Türk Dili ve Edebiyatı 4 Konu Anlatımı

1. ÜNİTE: ROMAN
2. ÜNİTE: TİYATRO
3. ÜNİTE: ANI
4. ÜNİTE: HABER
5. ÜNİTE: GEZİ

ÜNİTE 1: ROMAN

Roman:; yaşanmış ya da yaşanması olası, insanların başından geçebilecek olayları, insanların iç dünyalarını, toplumsal bir olayı ya da olguyu, insan ilişkilerini ayrıntılarıyla ele alan bir anlatı türüdür.

Daha önceki dönemde roman türünün özelliklerini; yapı unsurlarının olay, kişi, yer ve zaman olduğunu, hikâyeden daha geniş olduğunu, dünyada ve ülkemizdeki gelişimini öğrenmiştiniz.

Bu ünitede roman türünün tarihî gelişimi ile 19.yüzyıla damgasını vuran klasik eserlerden birini inceleyip dünya edebiyatından bir örneği tanıdınız. Bu dönem, Türk edebiyatında roman türünün gelişimini; Tanzimat, Servetifünun ve Millî Edebiyat Dönemlerini öğrendiniz.

Tanzimat Dönemi’ndeki eserler roman türünün ilk örnekleri olduğu için teknik yönden kusurludur. Bu dönem ortaya konan eserlerde amaç estetik zevk oluşturmaktan çok halkı eğitmektir.

Türk edebiyatında ilk çeviri roman, Yusuf Kamil Paşa’nın Fransız yazar Fenelon’dan çevirdiği “Telemak” adlı eserdir. İlk yerli Türk romanı ise Şemsettin Sami’nin yazdığı “Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat” adlı romanıdır.

İlk edebî roman  Namık Kemal’in “İntibah” adlı eseridir. Sami Paşazade Sezai’nin yazdığı “Sergüzeşt” adlı roman teknik ve üslup bakımından mükemmele yakın bir romandır.

Tanzimat’ın ilk döneminde romantizm (Namık Kemal, A. Mithat Efendi, Şemsettin Sami), ikinci döneminde ise realizm ve natüralizm (R.Mahmut Ekrem, Sami Paşazade Sezai, Nabizade Nazım) akımları etkili olmuştur.

Eserlerde romantizm akımının esasları yansıdığı için uzun betimlemelere yer verilmiş, hayal ve duygular ön plana çıkmış, yazarlar kendi kişiliklerini gizlememişler olayın akışını bozarak görüşlerini söylemişlerdir.

Eserlerde iyiler çok iyi, kötüler çok kötüdür. İlahi (hâkim) bakış açısı kullanılır. Eserlerde dil Tanzimat edebiyatının I. döneminde sade, II. döneminde ise süslü ve ağırdır. Eserlerde mekân genellkle İstanbul’dur. Yazarlar, genellikle görücü usulüyle evlilik, kölelik-cariyelik, tarihî olaylar, yanlış batılılaşma gibi sosyal konulardan söz etmişlerdir.

Romantizm 18.yy’ın sonlarında başlayıp 19.yy’ın ortalarına kadar devam eden ve klasisizme tepki olarak ortaya çıkan bir edebiyat akımıdır. Romantizm, aklı ve sağduyuyu ön plana çıkaran klasisizmin katı kurallarına tepki olarak ortaya çıkmıştır..

Romantik akımın dünya edebiyatındaki temsilcileri; Montesquieu, Jean Jacques Rousseau, Victor Hugo, Alexandre Dumas ; Goethe… Türk edebiyatındaki temsilcileri ise Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi ve Şemsettin Sami’dir.

Servetifünun edebiyatı yazar ve şairleri, beslendikleri Batılı eserler doğrultusunda, dönemlerinin siyasi-sosyal şartlarının belirlemesiyle, kendine özgü romanlar yazmayı başarmış, döneme damgalarını vurmuş ve kendilerinden sonraki yazarları da etkilemeyi başarmışlardır.

Batılı anlamda Türk romanı bu dönemde yazılmış ve roman, gerek üslup gerekse teknik bakımdan önceki döneme göre büyük gelişme göstermiştir. Servetifünuncular, Tanzimat’la başlayan dilde sadelik anlayışından uzak durmuş, aydın kesim için süslü ve sanatlı bir dille eserler vermişlerdir. Onlar estetiğe önem vermiş, bu da dil zenginliğini getirmiştir. Arapçadan, Farsçadan, Batı edebiyatından kelimeler ve tamlamalar kullanmışlardır. Bu dönemin romancıları; Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet Rauf ve
Hüseyin Cahit Yalçın’dır.

Realizm 19. yüzyılın ikince yarısında Fransa’da romantizme tepki olarak ortaya çıkmış bir edebiyat akımıdır. Pozitivist felsefenin edebiyata uyarlanmasıyla realizm ortaya çıkmıştır. Realistlere göre günlük yaşamı ön yargısız bir şekilde incelemek, sanatı klasik ve romantik akımların yapaylığından kurtarmak gerekir.

Realistler, pozitivizmin etkisiyle anlattıklarını duygulara değil, belgelere, bilimsel verilere dayandırmışlardır.

Dünya edebiyatındaki önemli temsilcileri, Balzac (Balzak), Standhal, Gustave Falubert, Dostoyevski, Tolstoy, A. Çehov, Gogol, Turgunyev, Maksim Gorki, Charles Dickens, Daniel Defoe, Jack London… Türk edebiyatında ise Recaizade Mahmut Ekrem, Sami Paşazade Sezai, Nabizade Nazım, Halit Ziya Uşaklıgil, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri Güntekin… bu akımın önde gelen temsilcileridir.

1911 ile 1923 yılları arasında etkili olan Milli Edebiyat Dönemi’nde ise sanatçılar hayata ve sosyal meselelere yönelen eserler ortaya koymuşlardır. Önceki dönemlerin yapma dilini ve üslubunu bir kenara bırakmış ve konuşma dilini kullanarak toplumu ve sorunlarını anlatmışlardır. Bu dönemde üslup daha da önemlisi konu ve tema değişmiştir.

Hikâyede olduğu gibi romanda da İstanbul dışına çıkılıp Anadolu işlenmiş ve bu dönemde yaşananlar realist bir bakış açısıyla anlatılmıştır. Milli Edebiyat romancısı, kendini, dönemini yansıtmakla görevlendirmiş ve sanatçılar bu dönemde yaşanan siyasi mücadeleyi ve halkın kurtuluş mücadelesini anlatmıştır.

Millî Edebiyatı Dönemi Türk romanının genel özellikleri; Bu dönem romanı hikâyede olduğu gibi sosyal konulara eğilmiş ve vatan, millet, Anadolu, bağımsızlık… gibi millî konularda eserler verilmiş, böylece “memleket edebiyatı” çığırı açılmıştır, “halka doğru” ilkesiyle hareket edilmiştir. Millî Edebiyat romanlarında sanatçılar özellikle gözleme önem vermişler ve eserlerinde gözlemlerini kullanmışlardır. Dil, hikâyede olduğu gibi sade ve konuşma diline yakındır. Konuşma dili yazı diline aktarılmıştır. Cümleler, Türkçenin yapısına uygun ve kısa cümlelerdir. İstanbul Türkçesi kullanılmıştır.

Bu dönemin önemli romancıları, Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halit Karay ve Reşat Nuri Güntekin’dir

ÜNİTE 2: TİYATRO

Geleneksel seyirlik oyunların hemen hepsinin çıkış noktası komedidir. Amaç seyirciyi güldürerek eğitmektir. Ortak özellikleri olarak şunları sayabiliriz:

  • Oyunların sonunda genellikle alınması gereken bir kıssadan hisse vardır.
  • Oyunların önceden hazırlanmış metinleri yoktur.
  • Hepsi yüzyıllardan bu yana sürüp gelen sözlü geleneğin ürünüdür.
  • Oyunun konusu bellidir.
  • Oyuncular oyunun akışına uyarak söylenmesi gereken kalıp sözler dışında doğaçlama yaparlar. Bu oyunlar, yaratıcısı belli olmadığı için halkın ortak malı sayılırlar.

Karagöz, deriden yapılmış kahramanların renkli figürlerinin, ardından aydınlatılmış bir perdeye yansıtılması esasına dayanan halk tiyatrosuna verilen addır. Karagöz tek sanatçının gösterisidir. “Hayali” ya da “Hayalbaz” denilen ustadan başka bir de çırak vardır.

Çırak, perdeyi hazırlar, oynanacak faslın görüntülerini seçip sıraya koyar. Karagöz’ün piri ve yaratıcısı Şeyh Küsteri sayılmıştır. Oyunun asıl kahramanları Karagöz ve Hacivat’tır. Bunların dışında Osmanlı İmparatorluğu içinde yer alan her kesimden insan (Arnavut, Laz, Rum vb.) bulunur.

Karagöz dışa dönük bir tiptir. İçi dışı bir, olduğundan farklı gözükmeyen, halkın sağduyusunu ve törelerini yansıtan biridir. Hacivat, Karagöz’e göre tam ters özelliklere sahiptir. Hacivat yarı aydın, saman altından su yürüten, kurnaz, çıkarını düşünen bir tiptir. Herkesin huyuna suyuna giderek işini yürüten, içten pazarlıklı, ölçülü, her kalıba girebilen, çıkarı için olan biteni görmezlikten gelebilen bir tiptir.

Karagöz’ün bölümleri:
1. Mukaddime: Perdenin solundan Hacivat gelir, bir semai okur. Daha sonra bir beyit okuyup kendine kafadengi bir arkadaş aradığını söyler ve arkadaşın özelliklerini saymaya başlar. Konuşmasını ‘’Bu gece işimizi Mevlam rast getire! Yar bana bir eğlence, aman bana bir eğlence’’ diyerek bitirir. Bu sırada perdenin sağ köşesinden Karagöz gelir. İkisi dövüşürler. Dövüşte Hacivat kaçar, Karagöz yere boylu boyunca uzanır ve bir tekerleme söyler.

2. Muhavere: Bu bölüm Karagöz ve Hacivat arasında geçer. İki kişiden fazla kişinin de bu bölümde yer aldığı görülmüştür.

3. Fasıl: Oyunun kendisidir. Bu bölümde Hacivat ve Karagöz’den başka olay kişileri de bu bölümde görülür, oyuna katılırlar.

4. Bitiş: Karagöz oyunun bittiğini haber verir, kusurlar için özür diler, gelecek oyun duyurulur. Aralarında kısa bir söyleşme geçer bu söyleşme sırasında oyundan çıkarılacak ders belirtilir.

Orta oyunu, çevresi izleyicilerle çevrili bir alan içinde oynanan, yazılı metne dayanmayan, içinde müzik, dans ve şarkı da bulunan doğaçlama bir oyundur. Oyunun oynandığı yuvarlak ya da oval alana palanga denir. Oyunun dekoru; yeni dünya denilen bezsiz bir paravandan ve dükkân denilen iki katlı bir kafesten oluşur. Yeni dünya ev olarak, dükkân da iş yeri olarak kullanılır. Orta oyununun kişileri ve fasılları Karagöz oyunuyla büyük oranda benzerlik gösterir.

Oyunun en önemli iki kişisi Kavuklu ile Pişekâr’dır. Kavuklu, Karagöz oyunundaki Karagöz’ün karşılığı, Pişekâr da Hacivat’ın karşılığıdır. Orta oyununda da gülmece ögesi, Karagöz oyunundaki gibi yanlış anlamalara, nüktelere ve gülünç hareketlere dayanır. Oyunda çeşitli mesleklerden, yörelerden, uluslardan insanların mesleki ve yöresel özellikleri, ağızları taklit edilir.

Bunlar arasında Arap, Acem, Kastamonulu, Frenk, Laz, Yahudi vb. sayılabilir. Orta oyununda kadın rolünü oynayan kadın
kılığına girmiş erkeğe Zenne denir. Kavuklu Hamdi ile Pişekâr Küçük İsmail Efendi, orta oyununun önemli ustaları sayılır.

Oyunda dört bölüm vardır: mukaddime,muhavere, fasıl, bitiriş.

1. Mukaddime: Zurna, Pişekâr havası çalar. Pişekâr meydana gelir, iki eliyle dört tarafı selamladıktan sonra zurnacıyla Selamı ve oyunun içeriğini içeren bir konuşma yapar. Kavuklu havası eşliğinde Kavuklu gelir. Kavuklu oyuna girdiği zaman kavuklu ile Kavuklu arkası arasında yanlış anlaşılmalar üzerine dönen komik, kısa bir söyleşme olur. Bu söyleşme sırasında bir yandan da yürürler. Çoğu kez Kavuklu ve arkası söyleşme sırasında Pişekâr’ı fark etmez, bira anda fark ettiklerinde ise korkudan yere, birbirlerinin üstlerine düşerler. Bunlardan sonra oyunun ikinci bölümü, Pişekâr ve Kavuklu arasındaki söyleşme gelir.

2. Muhavere (Söyleşme): Bu bölüm en ustalık isteyen bölümdür. Kavuklu ile Pişekâr arasında geçen bir çene yarışıdır. Söyleşme bölümü iki bölümden oluşur: Önce söyleşen kişilerin birbiri ile tanıdık çıkması, birbirlerinin sözlerini yanlış anlaması gibi güldürücü söyleşme ki buna “Arzbar” denir; Sonra da “Tekerleme” denilen söyleşme bölümü gelir. Tekerlemelerde Kavuklu, Pişekâr’a olmayacak bir olayı başından geçmiş gibi anlatır. Pişekâr da bunu gerçekmiş gibi dinler. Sonunda da bunun düş olduğu anlaşılır.

3. Fasıl: Tekerleme sona erip de bunun bir düş olduğu anlaşıldıktan sonra fasıl adı veilen asıl bölüme geçilir. Çoğu kez Kavuklu iş aramaktadır ve tekerleme sonunda Pişekâr ona bir iş bulur.

4. Bitiş: Fasıldan sonra kısa bir bitiş bölümü gelir. Pişekâr oyunu nasıl tanıtıp sunmuşsa, oyunu bitirmek de gene Pişekâr’a düşer. Seyircilerden özür diler; gelecek oyunun adını ve yerini duyurur.

Geleneksel biçimi dışında tiyatro, Türk gösteri hayatına ilk defa Tanzimat Dönemi’nde girmiş ve Batı tarzında bir sahne türüyle tanışmıştır. Şinasi’nin Şair Evlenmesi, Batı tarzında ilk Türk tiyatro örneğidir. Şinasi’nin Şair Evlenmesi oyununun, Servetifünun, Cumhuriyet ve günümüz modern Türk tiyatrosunun gelişiminde yadsınmayacak payı vardır. “Şair Evlenmesi”, daha o zamanlar etkisini göstermiş ve Namık Kemal, Ekrem ile Abdulhak Hamid’in bazı piyeslerine örneklik etmiştir.

“Şair Evlenmesi”, Molière’in etki veya taklidiyle yazılmış olsa bile Türk tiyatrosunun tarihsel gelişim süreci içinde önemli
bir yere sahiptir.

Modern tiyatroda yazılı metin ve sahne düzeni vardır. Konuları geniştir ve dram, komedi, trajedi gibi türleri vardır. Kökeni Antik Yunan’ a dayanır. Batı tiyatro anlayışının ülkemizde iyice yerleşip benimsenmesinde ve Türk komedya yazarlığının yeni bir doğrultuda gelişmesinde Moliere’in etkisi vardır. Molière oyunlarında, sadece gülüp eğlendirmekle yetinmez, insan zaaflarını gözler önüne serer. Moliere, klasik komedinin en usta temsilcisidir.

ÜNİTE 3: ANI

Bir kimsenin, özellikle tanınmış kişilerin yaşadıkları dönemde gördükleri ya da yaşadıkları ilginç olayları gözlemlerine ve bilgilerine dayanarak anlattıkları yazı türüne anı denir.

Tanınmış sanatçı, siyasetçi, ve bilim insanlarının yazdığı anılar onların yaşayışlarını, yaşadıkları dönemdeki önemli olayları anlatması bakımından önemlidir.

Anı (Hatıra) Türü Özellikleri

  • Yaşanmakta olanı değil, yaşanmış bir konuyu anlatır.
  • İnsan belleğinde iz bırakan olay ve olguları anlatır.
  • Tarihçilere ışık tutar.
  • Tanınmış, bilim, sanat ve politika insanlarının yaşamlarını çalışma ve araştırmalarını anlatır.
  • Yazarın unutulmasını istemediği gerçekleri kalıcı kılar.
  • Geçmiş, birinci kişinin ağzından kişisel yargılar ve yorumlarla verilir.

Anı (Hatıra) Türü Tarihsel Gelişimi
Batıda en çok yaygın bir tür olup ilk örneğini eski Yunan sanatçısı Ksenophon “Anabasis” adlı eseriyle vermiştir. 18. yüzyılda; J. J. Rouseau’nun “ İtiraflar”, Goethe’nin “Şiir ve Gerçek”, Andre Gide’in “Jurnaller” adlı eserleri bu alanda önemli eserlerindendir.

Bizde, “Göktürk Yazıtları” bu türün ilk örneği sayılır. 16. yüzyılda Hindistan’da bir imparatorluk kurmuş olan Babür Şah’ın yazdığı “Babürname”, 17. yüzyılda Ebul Gazi Bahadır Han’ın yazdığı “Şecere-i Türk”, Katip Çelebi ve Naima’nın bir çok eseri bu türün örneklerindendir.

Eski edebiyatta anı özelliği taşıyan “vakainameler, gazavatnameler, sefaretnameler bu türün örnekleri sayılmaktadır.

Edebî tür anlamında anı ise bizde Tanzimat Dönemi’nde başlamıştir. Önceleri Ebuziya Tevfik ve Ali Suavi çıkardıkları gazetelerde anılarını yayınlamışlardır.

Akif Paşa “Tabsıra”, Muallim Naci “Ömer’in Çocukluğu”, Ziya Paşa “Defter-i Amal”, Ahmet Rasim “Eşkal-i Zaman, Falaka ve Gecelerim”, Halid Ziya Uşaklıgil “Kırk Yıl, Saray ve Ötesi”, Hüseyin Cahit Yalçın “Siyasi ve Edebî Hatıralarım”, Mehmet
Rauf,”Edebî Hatıralar”, Abdülhak Şinasi Hisar “Boğaziçi Mehtapları, Boğaziçi Yalıları”, Yahya Kemal “Çocukluğum, İlk Gençliğim, Siyasi ve Edebî Hatıralar”, Refik Halit Karay, “Üç Nesil Üç Hayat”, N.Fazıl Kısakürek, “Yılanlı Kuyudan”, Halide Edip Adıvar “Mor Salkımlı Ev, Türk’ün Ateşle İmtihanı”, Falih Rıfkı Atay “Çankaya, Zeytindağı…” önemli anı yazarları ve eserleridir.

ÜNİTE 4: HABER

Bir olay ya da olgu üzerine edinilen bilgiye haber, bu bilgileri vermek için hazırlanan metinlere ise haber yazısı denir.

Önemli kitle iletişim araçlarından biri olarak kabul edilen gazeteler, kültür-sanat ve edebiyatla ilgili haber vermesi ve edebî ürünlere halkın kolayca ulaşması bakımından önemli işleve sahiptir. Örneğin Dostoyevski’nin dünyaca ünlü romanı “Suç ve Ceza” ve Orhan Kemal’in “Vukuat Var” adlı eserleri bir gazete haberinden esinlenerek yazılmıştır.

Basın-yayın organlarında reyting kaygısıyla şiddet içerikli haberlerin yayınlanması yanlıştır. Devletin aldığı önlemlerin yanı sıra bu konuda toplum olarak da bilinçli davranmalı, şiddet haberlerinin, “şiddeti azaltıcı” etkisinin bulunmadığı gerçeğinden hareketle “Reyting kaygısıyla şiddet haberlerinin özellikle vahşet içeren haberlerin verilmesine karşı olunmalıdır.

Türk edebiyatında gazete, Batı’yla ilişkilerin güçlendiği Tanzimat Dönemi ile birlikte başlamıştır. Tanzimatçılar, halkı aydınlatmak ve onlara yol göstermek amacıyla gazete çıkarmışlardır. Gazetelerin yayımlanmaya başlaması makale, roman, hikâye, tiyatro gibi türlerin edebiyatımıza girmesinin önünü açmıştır.

Takvim-i Vekayi ilk resmi gazete olarak 1831’de çıkarılır. Ceride-i Havadis yarı resmi (yarı özel) İngiliz Churchill tarafından
1840’ta çıkarılır. Tercüman-ı Ahval, ilk özel Türk gazetesi olarak 1860’ta Şinasi ve Agah Efendi ile birlikte çıkarılır. Tasvir-i Efkâr gazetesi, ikinci özel gazete olarak Şinasi tarafından 1862’de çıkarılır ve gazetenin başyazarlığına Namık Kemal getirilir.

Muhbir gazetesi 1866’da çıkarılır. Kurucusu Ali Suavi’dir. İbret gazetesi 1870 yılında Ahmet Mithat Efendi tarafından çıkarılır.

Namık Kemal ile Ziya Paşa yurt dışında (Londra) çıkarılan ilk gazete olan Hürriyet‘i 1868’de yayımlamışlardır. Daha sonra Ziya Paşa, Cenevre’de tek başına çıkarmaya devam etmiştir.

Tercüman-ı Hakikat gazetesi, 1878’de Ahmet Mithat Efendi tarafından çıkarılır. Tanzimat sanatçıları için gazete her şeyden önce kamu meselesidir. Onlara göre gazete, sadece halk için bir şeyler söylenen bir yer değil, aynı zamanda halkın duygu ve düşüncelerini, istek ve arzularını dile getiren bir kürsüdür.

Haberin yazımı açısından günümüzde kullanılan en geçerli yöntem, 5N-1K (ne, nerede, ne zaman, nasıl, neden ve kim) kuralıdır. Bu nedenle gazeteci, haberini yazarken bu altı sorunun cevabına haber metninde yer verir.

Gazete, dergi, Genel ağ, radyo ve televizyon haberciliği birbirinden farklı özellikler gösterir. Radyo haberlerinin diğer haberlerden en önemli farkı, konuşma tekniğine dayalı olmasıdır. Yazılı basın bir olayı ayrıntılarıyla derinlemesine sunarken radyo ve televizyon özet şeklinde sunar. Gazete okuyucusu, etkendir; hangi haberi okuyacağına karar verme özgürlüğüne sahiptir. Radyo ve televizyonda ise öncelikler dayatılır, izleyici ya da dinleyici edilgendir.

Genel ağ haberciliği bütün habercilik tekniklerinin birleştiği bütünleşik haber sunumuna doğru yönelmektedir. Genel ağ haberciliği, televizyon ile gazetenin olumlu taraflarını bir sentez hâline getiren yepyeni bir medya aracıdır. Hem yazılı, hem sesli, hem de görüntülü haberler, Genel ağ’ın web sayfalarında bütünleşik olarak sunulabilmekte, bu özelliği ile gazete ve televizyonun haber iletim sistemlerini bütünleştirerek yazı, ses ve hareketli görüntüleri aynı ortam üzerinde ve eş zamanlı olarak Genel ağ kullanıcılarına sunabilmektedir.

ÜNİTE 5: GEZİ

Gezi yazılarının tarihi çok eskidir. Eskiden gezip gören ve bunları anlatan kişiye “seyyah”, bu kişilerin yazdıkları metinlere de “seyahatname” denir. Seyahatnameler, yazarların sadece gezip görmek ihtiyacından doğmamıştır. Çeşitli savaşlar, hac ziyareti, görevle başka ülkelere gönderilen memurların yolculukları sebebiyle seyahatnameler yazılmıştır.

Gezi yazıları, bir şehrin, bir beldenin, tarihî bir eserin o andaki durumunu anlattığı için tarihî belge niteliği taşır. Gezi yazılarında ayrıntılı tasvirlere yer verilir. Gezip görülen yerlerde gözlem yaparak bu gözlemi okuyucunun zihninde canlandırma amaçlanır. Bu ayrıntılı tasvirler bir bakıma o yerin bir fotoğrafının çekilmesi gibidir.

Gözlem, tespit ve değerlendirmeler edebî bir dille aktarılırken diyaloglardan, rivayetlerden, hikâyelerden, efsanelerden, anılardan, anekdotlardan, atasözlerinden ve deyimlerden faydalanılması bu türün en önemli özelliklerindendir.

Gezi yazıları da anı yazıları da açık, sade, anlaşılır, içten bir dille yazılır. Her iki türde de açıklayıcı, betimleyici, öyküleyici anlatım biçimleri kullanılır. Her iki tür de tarih, coğrafya, sosyoloji gibi bilim dallarına kaynaklık edebilir. İki tür de kurmaca metin değildir, belli gerçekçilikleri vardır. Ancak gezi yazılarını, anı yazıları ile karıştırmamak gerekir.

Gezi yazılarında mekân, çevre, yer ön planda ve gezilen yer dikkat çekici yönleriyle anlatılırken anı yazılarında çevreye ait bilgiler gezi yazısı kadar ayrıntılı değildir. Gezi yazılarında odaklanılan ana nokta mekân iken anı yazılarında odak noktası olaylar ve olay ile bağlantısı olan kişilerdir.

Gezi yazısında gezilip görülen yerlerle ilgili edinilen gözlemler, bilgiler yansıtılırken yazar hep ikinci plandadır.

Dünya edebiyatının en önemli seyahatnameleri arasında 13. yüzyılda yayımlanmış Marco Polo’nun ve 14. yüzyılda yaşamış Arap gezgin İbniBatuta’nın Seyahatnameleri gelir. Türkçe yazılan ilk gezi kitabı, Seydi Ali Reis’in (1498-1562) “Mir’âtü’l-Memâlik (Ülkelerin aynası)” adlı eseridir.

Türk edebiyatında Batılı anlamda gezi yazısı örnekleri Tanzimat Dönemi’nde yazarların Avrupa’ya gitmesiyle verilmeye başlanmıştır. Avrupa’ya giden sanatçılar gördükleri şehirlerle ilgili yazılar yazmışlardır. Özellikle Namık Kemal ve Ziya Paşa bunların başında gelir.

Önemli gezi yazılarımız şunlardır:
Avrupa’da Bir Cevelan – Ahmet Mithat Efendi (Batı tekniğine uygun ilk gezi örneği);

Hac Yolunda, Avrupa Mektupları – Cenap Şahabettin;

Frankfurt Seyahatnamesi – Ahmet Haşim; Anadolu Notları – Reşat Nuri Güntekin…