Türk Dili ve Edebiyatı 7 Konu Anlatımı

1. ÜNİTE: GİRİŞ
2. ÜNİTE: HİKAYE
3. ÜNİTE: ŞİİR

ÜNİTE 1: GİRİŞ

Edebiyat ile Düşünce Akımları / Felsefe Arasındaki İlişki

Güzel sanatların dallarından biri olan edebiyat, felsefeyle ilk çağlardan beri etkileşim içerisindedir. Edebiyat ile felsefe arasında sıkı bir ilişki ağı mevcuttur. Her ikisi de insanlığı ilgilendiren bir konuyu ele alır. Bu yüzden edebî eserlerin arka planında felsefi
bir düşünce olduğu söylenebilir.

Ayrıca edebî akımlar bir felsefi düşünce ve birikimin etkisiyle ortaya çıkmıştır. Kimi filozoflar da edebiyatın anlatım imkânlarını kullanmışlar, düşüncelerini farklı edebî türlerle dile getirmişlerdir.

Edebî ve felsefi eserlerin birtakım ortak noktaları olsa da üzerinde durdukları konuyu ele alışları, ele alış amaçları, dili kullanmaları ve dayandıkları temel özellikleri bakımından birbirinden bütünüyle ayrılır.

Edebiyatın amacı, okuyucuda güzellik duygusu uyandırmaktır. Edebiyatta sanatlı bir söyleyiş ve kapalı bir anlatım kullanılır.

Felsefenin amacı ise varlık, evren, doğa, bilgi, gerçek, güzellik, ahlak ve dil gibi konularla ilgili genel ve temel sorunlarla ilgili akıl yürüterek sistematik bir düşünce ortaya koymaktır.

Felsefede dil ve anlatım olabildiğinde açık ve açıklayıcıdır. Sanatçıların, felsefeden içerik bakımından yararlanmaları edebî eserleri hiçbir zaman saf felsefi eser yapmaz.

Edebiyat ile Psikoloji ve Psikiyatri Arasındaki İlişki

Edebiyat ile psikoloji ve psikiyatrinin insan ve insanın davranışlarını ele alması, iç dünyasını anlamaya çalışması aralarındaki ilişkinin temelini oluşturur. Bu benzerlikten hareketle bir edebî eserin oluşturulmasından, okurla buluşmasına kadar geçen pek çok aşama psikolojiyle ilişkilendirilebilir.

Bu değerlendirme sürecinde sanatçının nasıl bir insan olduğu, bir edebî eserin nasıl kurgulandığı veya edebî eserlerde karşımıza çıkan insan tipleri ile bunların davranış özellikleri ve edebiyatın okuyucular üzerindeki etkileri üzerinde durulur.

Ancak bir yazarın eserini oluştururken psikoloji ve psikiyatriden yararlanması o eseri bir çeşit psikolojik araştırma veya psikolojik kuramları açıklaması demek değildir. Yazarın eserinde yaptığı ruh çözümlemeleri ile bir psikoloğun gerçek bir kişiye
yönelik çözümlemeleri tamamen birbirinden farklıdır.

Dilin Tarihî Süreç İçerisindeki Değişimini Etkileyen Sebepler

Dil de her canlı varlık gibi doğar, büyür, gelişir, değişir ve ölür. Bir dilin tarihî süreç içerisindeki değişimini etkileyen sebepler dilin iç ve dış dinamikleridir. Bir dildeki değişim, kelimelerin zaman içinde uğradıkları ses ve anlam değişiklikleriyle ortaya çıkar.

Dil sosyal bir varlık olduğu için insan düşüncesinde, toplumda meydana gelen her türlü değişim dili de etkiler. Bunun için siyasi, toplumsal, kültürel, ekonomik değişim ve teknolojik gelişmelere bağlı olarak dil de değişir. Manihaizm’in kabulü,

Türklerin kavimler göçü ile farklı coğrafyalara yayılmaları, İslamiyet’i kabul etmeleri, Osmanlı Devleti’ndeki Batılılaşma ve yenileşme hareketleri, Tanzimat Fermanı’nın ilanı, Cumhuriyet’in ilanı gibi tarihî olaylar siyasi, sosyal vb. hayatımızı değiştirdiği gibi konuşulan ve yazılan Türkçeyi de etkilemiştir.

Bu olaylarla birlikte özellikle etkileşimde olduğumuz milletlerin dilleri kimi zaman kelime düzeyinde kimi zaman da kurallar bakımından Türkçeyi etkisi altına almıştır.

Çeviri, yazarların dil tercihleri gibi hususlar da hem yazı hem konuşma dilini etkiler. Günümüzde bir dilin değişiminde en önemli sebeplerden biri teknolojik gelişmelerdir.

Bu gelişmelere bağlı olarak son yıllarda Türkçeye birçok kavram girmiştir: e-posta, laptop, televizyon, radyo, İnternet, sosyal medya, SMS vb.

Bir dilde değişim ister dilin iç isterse dış dinamikleriyle olsun dilin kendi işleyişi, doğası ve kuralları içinde gerçekleşir. Dildeki değişim ses ve kelimelerden başlayarak dilin cümle yapısını etkileyip metinlere kadar genişleyebilir. Önemli olan o dili konuşan toplumun tercihleri ve bu değişimi kabul edip etmemesidir.

İlk Örneklerden Günümüze Türkçenin Önemli Sözlükleri

Bir dilin bütün veya belli bir çağda kullanılmış kelime ve deyimlerini alfabe sırasına göre tanımlarını yapan, açıklayan, başka dillerdeki karşılıklarını veren eserlere sözlük denir.

Temel başvuru kitapları olan sözlükler yabancı dil öğrenme ihtiyacıyla ortaya çıkmıştır. Okuyup araştıran herkes, ister kendi ana dilinde isterse başka bir dilde anlayamadığı her kelimenin anlamını iyice öğrenmek için sözlüğe bakarak dil ve bilimsel konulardaki eksikliklerini giderir.

Sözlüklerde dilde geçen bütün söz varlığına yer verilir, onların tanımları yapılır, okunuşları, yazılışları, vurguları, hangi dilden oldukları, dil bilgisindeki yerleri gösterilir.

Uzak ve yakın, gerçek ve mecaz bütün anlamları örnekleriyle ortaya konur. Kimi zaman kökenleri hakkında bilgi verilir. Sözlükler ait olduğu milletin sadece söz varlığını değil sahip olduğu değerleri, kültürel varlıkları ve yaşama tarzını da yansıtır.

Türkiye’de geçmişten günümüze değin çeşitli sözlük çalışmaları olmuş, Türkçenin söz varlığını değişik amaçlar doğrultusunda yansıtan sözlükler ortaya konmuştur. Türkçenin bilinen ilk sözlüğü Kâşgarlı Mahmut’un “Divânu Lugâti’t-Türk’’ adlı eseridir.

Türkçenin Arap dili karşısında zengin bir dil olduğunu göstermek amacıyla hazırlanan bu eser Türk topluluklarının ağız özelliklerini hem ses hem de söz varlığını barındırdığı için kültür ve dil tarihimiz açısından önemlidir. Divanü Lügat’t-Türk’ten sonra çeviri esasına dayanan Osmanlı Dönemi sözlükleri daha çok Farsça, Türkçe ve Arapça etrafında hazırlanmıştır.

Sözlükçülüğümüz, 19. yüzyılda baskı tekniklerinin gelişmesiyle gelişmeye başlar. Ancak sözlükçülüğümüz esas gelişimini Cumhuriyet Dönemi’nde gösterir. Atatürk tarafından kurulan TDK’nin sözlük çalışmaları dışında çeşitli kurum ve kişiler tarafından da farklı türlerdeki sözlükler hazırlanmıştır.

ÜNİTE 2: HİKAYE

1960 Sonrası Türk Hikâyesi

Bu dönemin belirgin özellikleri şunlardır:

  • Hikâyeler geleneksel anlatım ve yapı özelliklerinin yerine yeni anlatım teknikleri ve bakış açıları ile kaleme alınmıştır.
  • Hikâye türünde eser veren yazar sayısının artması ile hikâye türündeki eserlerde hem konu hem anlayış olarak bir çeşitlilik ortaya çıkmıştır. Yazarlar ideolojik tavırlarına göre toplumcu gerçekçi, dinî ve millî duyarlılık, bireyin iç dünyasını esas alan vb. farklı anlayışlarla hikâyeler kaleme almışlardır. Hikâyelerde, kahramanlar toplumun farklı kesimlerinden seçilmiştir.
  • Hikâyelerde gecekondu bölgelerinde yaşayan insanların sorunları, küçük memurların ve işçilerin yanı sıra 1960’tan sonra artan işsizliğin bir sonucu olarak Almanya’ya giden işçilerimizin yaşantılarından kesitler, kadın sorunları, köyden kente göç,  kapitalist yaşamın getirdiği bunalımlar gibi toplumsal sorunlar ele alınmıştır. Adalet Ağaoğlu, Talip Apaydın, Sevgi Soysal, Erdal Öz, Orhan Duru, Tomris Uyar, Nedim Gürsel, Hulki Aktunç, Füruzan, Demir Özlü, Leyla Erbil, Bekir Yıldız gibi yazarlar toplumcu gerçekçilik anlayışıyla hikâyeler yazmışlardır.
  • Bireyin iç dünyasını anlatmayı amaçlayan hikâyeler de kaleme alınmıştır. Bu tür hikâyelerde bunalımlara ve iç çatışmalara yer verilir. Kahramanların iç dünyası, tüm çıplaklığıyla esere yansır. Yazar dış dünyayı olduğu gibi değil, duyumsadığı gibi anlatır. Anlatımda bilinç akışı, iç çözümleme ve iç monolog teknikleri öne çıkar.
  • Leyla Erbil, Sevgi Soysal, Sevim Burak, Mehmet Şeyda gibi yazarlar kadın sorununa değinen yazarlardır. Sanayileşme ve şehirleşme ile değerlerin gittikçe kaybolması varoluşçuluk akımının Türk edebiyatında kendine bir karşılık bulmasına neden olmuştur. Demir Özlü, Ferit Edgü, Oğuz Atay ve Adnan Özyalçıner’in hikâyelerinde varoluşçuluk akımının etkisi görülür.
  • 1960 sonrası edebiyatımızın diğer dönemlerden farklılaşan bir yanı da dinî duyarlığa sahip yazarların ortaya çıkışıdır. Rasim Özdenören, İsmail Kıllıoğlu, Durali Yılmaz, Mustafa Kutlu bu anlayışa sahip önemli yazarlardır.
  • 1970’li yıllardan itibaren modern hikâyeyle birlikte postmodern hikâyeler yazılmaya başlanmıştır. Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, Nazlı Eray, Murathan Mungan, Latife Tekin, Bilge Karasu, Pınar Kür, Metin Kaçan, İhsan Oktay Anar, Murat Gülsoy, Sema Kaygusuz, Erendüz Atasü, Müge İplikçi, Küçük İskender gibi yazarlar hikâyelerinde postmodernist eğilimlere yer veren isimler arasında sayılabilir.
  • Dönemin önemli diğer hikâyecilerinden bazıları şunlardır: Bilge Karasu, Necati Tosuner, Ferit Edgü, Sevinç Çokum, Muzaffer İzgü, İnci Aral, Gülten Dayıoğlu, Pınar Kür, Nazlı Eray…

Emine Işınsu (1938-…)
Kars’ta doğdu. Ankara Kolejini bitirdi. Yükseköğrenimini yarıda bıraktı. Gazetecilik yaptı. “Hisar” dergisinde yayımladığı şiir ve hikâyeleriyle tanındı. Hikâye, tiyatro ve roman türlerinde eserler verdi. Küçük Dünya, Sancı, Cambaz adlı romanları ile ödüller aldı.
Eserleri: İki Nokta, Küçük Dünya, Azap Toprakları, Ak Topraklar, Tutsak, Sancı,
Çiçekler Büyür, Cambaz, Cumhuriyet Türküsü, Kaf Dağı’nın Ardında, Alpaslan, Atlı Karınca…

1980 Sonrası Türk Hikâyesi

Bu dönemin belirgin özellikleri şunlardır:

  • Toplumsal konulardan çok bireysel konular işlenmiştir.
  • Hikâyelerde farklı kurgu teknikleri denenmeye başlanmıştır.
  • Yazarlar postmodernizmin anlatım imkânlarından yararlanmışlardır.
  • Hikâyelerde imgesel bir dil kullanılır.
  • Anlatımda “ben-yazar” anlatıcı öne çıkar.
  • Hikâyelerde bireyin toplumsal ilişkileri çevresinden soyutlanarak gösterilir.

Mustafa Kutlu (1947-…)
Erzincan’da doğdu. Erzurum Atatürk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun olduktan sonra çeşitli liselerde edebiyat öğretmenliği yaptı. Mustafa Kutlu hikâyelerinde genellikle gerçek hayatta yaşanılan olay ve durumlardan hareketle “toplum sorunları”nı ele alır. Gelenekten ve modern/postmodern anlatım tekniklerinden yararlanır. “Uzun Hikâye” isimli eseri 2012 yılında Osman Sınav’ın yönetmenliğinde beyaz perdeye aktarılmış ve büyük ilgi görmüştür.
Eserleri: Ortadaki Adam, Yokuşa Akan Sular, Yoksulluk İçimizde, Bu Böyledir, Hüzün ve Tesadüf, Uzun Hikâye, Beyhude Ömrüm, Hayat Güzeldir, Şehir Mektupları…

Küçürek (Minimal) Hikâye

Resim, sinema gibi sanat dallarında ortaya çıkan minimal yaklaşım, hikâye türünü etkilemiştir. Bu etkileşimin bir sonucu olarak 20. yüzyılın sonlarında küçürek hikâye ortaya çıkmıştır. Küçürek hikâye, hikâyenin bir alt türüdür.

Küçürek hikâyeler az sayıda kelimeyle oluşturulan, yoğun anlatıma sahip hikâyelerdir. Türk edebiyatında küçürek hikâyenin öncü isimlerinden Ferit Edgü, bu tür hikâyeleri “yalnızca bir ânın saptaması olan öykücükler” olarak niteler.

ÜNİTE 3: ŞİİR

Saf Şiir

Saf şiir anlayışını benimseyen şairlerde “şiirin düşüncelerden çok kelimelerle yazılması gerektiği” inancı hâkimdir. Bu şairler, şiirde mısra yapısına ve kelime seçimine büyük önem vermişler, dil ve söyleyiş güzelliğini her şeyin üstünde tutmuşlardır. İyi ve güzel eserler vermek için, biçim ve ahenk açısından mükemmel bir forma ulaşmaya çalışmışlardır.

Türk edebiyatında saf şiir anlayışı özellikle Fransız edebiyatından Paul Valery(Pol Valeri) , Stephan Mallarme (Stefan Malermö), Paul Verlaine (Pol Verleyn), Arthur Rimbaud (Artur Rimbo) gibi şairlerin ileri sürdüğü görüşler üzerine inşa edilmiştir.

Modern Türk şiirinde Yahya Kemal ve Ahmet Haşim bu anlayışın ilk örneklerini vermişlerdir. Yahya Kemal “deruni ahenk”,
Ahmet Haşim ise “musiki ile söz arasında sözden ziyade musikiye yakın” ifadeleriyle saf şiir anlayışlarını ortaya koymuşlardır.

Cahit Sıtkı Tarancı (1910-1956)
Diyarbakır’da doğdu. Ortaöğrenimini Saint Joseph (Sen Josef) ve Galatasaray Liselerinde tamamladı. Mülkiye Mektebinde ve Paris Siyasal Bilgiler Fakültesinde okudu. Çeşitli dergilerde çıkan ilk şiirleri, temiz dili ve yeni buluşlarıyla dönemin edebiyat çevrelerinde ilgi uyandırdı. Şiirlerinde Ahmet Hamdi, Necip Fazıl, Nazım Hikmet ve
Ahmet Kutsi gibi Türk şairlerin yanı sıra Baudelaire (Bodler) ve Verlaine (Verlen) gibi Fransız şairlerin de etkileri görülür. Cahit Sıtkı’ya göre şiir, “Kelimelerle güzel şekiller kurma sanatıdır.”

Eserleri: Ömrümde Sükût, Otuz Beş Yaş, Düşten Güzel, Sonrası, Ziya’ya Mektuplar,
Gün Eksilmesin Penceremden.

Cumhuriyet Sonrası (1923-1960) Toplumcu Eğilimleri Yansıtan Şiir

Cumhuriyet Dönemi Türk şiirindeki eğilimlerden biri toplumcu gerçekçi edebiyat anlayışıdır. Türk edebiyatında ilk olarak Nazım Hikmet, Ercüment Behzat Lav ve İlhami Bekir Tez’in şiirlerinde görülür.

Serbest nazım, vezin ve kafiye kurallarını dikkate almayan ve bu unsurlara bağlı olmadan yazılan şiir tarzıdır.

Türk edebiyatında “1940 Kuşağı” olarak adlandırılan Hasan İzzettin Dinamo, A. Kadir, Enver Gökçe, Mehmet Başaran, Cahit Irgat, Rıfat Ilgaz, Ahmet Arif, Attilâ İlhan, Arif Damar, Şükran Kurdakul, Ceyhun Atuf Kansu toplumcu şiire yön vermişlerdir. Bu şairler genellikle serbest nazımla şiirlerini kaleme almışlardır.

Toplumcu gerçekçi şairlerin ortak özellikleri şunlardır:

  • Şiirde biçimden çok içeriğe önem vermişlerdir.
  • Serbest nazımla şiirlerini yazmışlardır.
  •  “Toplum için sanat” ilkesiyle eserlerini vermişlerdir.
  •  Yoksulluk, halkın sömürülüşü ve emperyalizm karşıtlığı, özgürlük isteği ve barış özlemi gibi temaları ele almışlardır.
  • Şairler, ideolojilerini şiirlerine yansıtmıştır.
  • Şairler daha çok söylev üslubuna benzer bir tonda, yüksek sesle ve marş olarak okunmaya uygun şiirler üretmişlerdir.
  • Gelecekçilik (fütürizm) akımından etkilenmişlerdir.

Nazım Hikmet Ran (1902-1963)

Çağdaş Türk şiirinin en önemli şairlerinden olan Nazım Hikmet, Selanik’te doğmuştur. 1921’de Moskova’ya gitmiş ve burada sosyoloji ve sanat tarihi okumuştur. Moskova’da fütürizm (gelecekçilik) akımıyla tanışmış ve özellikle Mayakovski’den etkilenmiştir. Şiirlerinde, hayat, ölüm, adalet, barış, kadın, çocuk, aşk, vatan ve insan sevgisi gibi
temaları ele almıştır.

Eserleri: Güneşi İçenlerin Türküsü, 835 Satır, Jokond ile Si-Ya-U, 1+1=Bir, Sesini
Kaybeden Şehir, Benerci Kendini Niçin Öldürdü?, Taranta Babu’ya Mektuplar, Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı, Kurtuluş Savaşı Destanı, Memleketimden İnsan Manzaraları…

Millî Edebiyat Anlayışını Yansıtan Şiir

Türk edebiyatında II. Meşrutiyetin ilanından sonra Genç Kalemler dergisi etrafında bir araya gelen Ali Canip, Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp gibi sanatçıların çabalarıyla Millî Edebiyat anlayışı ortaya çıkar. Türkçülük ve milliyetçilik akımları etrafında meydana gelen bu edebiyat anlayışı dilde sadeleşme (millî dil), hece ölçüsünü kullanma (millî vezin), Anadolu insanının sorunlarını dile getirme (millî konular) anlayışına dayanmaktadır.

  • Milliyetçilik ve Türkçülük akımından etkilenmişlerdir.
  • Memleket sevgisi, yurt güzellikleri, kahramanlık ve yiğitlik gibi temaları işlemişlerdir.
  • Halk şiirinin imkânlarından yararlanarak modern şiirler yazmışlardır.
  • Hece ölçüsünü esas almışlardır.
  • Sade bir dille yazmışlar, mahallî söyleyişlere yer vermişlerdir.
  • Şiirlerinde söylev tarzı bir eda vardır.
  • Şiirleri lirik olduğu kadar didaktik özellik gösterir

Arif Nihat Asya (1904-1975)

İstanbul’da doğdu. Kastamonu Lisesini ve İstanbul Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdi. 23 yıl öğretmen olarak çeşitli illerde görev yaptı. Bir dönem milletvekilliği yaptı. Çeşitli gazetelerde fıkra yazarlığı yaptı. “Bayrak Şairi’’ olarak ünlenmişti. Şiirlerinde Türkçülük akımının etkisi görülür. Coşkulu bir söyleyişle şiirlerini kaleme almıştır.

Eserleri: Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor, Kubbe-i Hadra, Rubâiyyat-ı Arif, Kökler ve Dallar, Dualar ve Âminler, Emzikler, Ses ve Toprak, Aynalarda Kalanlar, Kıbrıs Rubaileri, Yastığımın Rüyası, Ayetler…

Garip Akımı (I. Yeni)

Bu akım; Orhan Veli Kanık, Oktay Rifat Horozcu ve Melih Cevdet Anday’ın 1941 yılında birlikte yayımladıkları “Garip” adlı kitapla başlamıştır.

Garipçiler; şiirde ölçü ve uyağa karşı çıkmışlar, şiir dilinde şairanelikten kaçınılmasını, edebî sanatlara başvurulmamasını savunmuşlardır. Onlara göre, görülen ve hissedilen şeyler herkesin kullandığı kelimelerle anlatılmalı; şiirde parça ve mısra güzelliğinden daha çok bütün güzelliği önemsenmeli; ahenk konusunda, mısracı ve musikici görüşler benimsenmemelidir. Garipçiler, gerçeküstücülük (sürrealizm) akımından etkilenmişlerdir.

Orhan Veli Kanık (1914-1950)

İstanbul’da doğmuştur. Lise yıllarında tanıştığı Melih Cevdet ve Oktay Rifat’la birlikte 1941 yılında “Garip” adlı kitap yayımlamışlardır. Orhan Veli, Garip akımının poetikasını kitabın ön sözünde açıklamıştır. Eser, şiirleri ve ön sözüyle o günlerde büyük tepki toplamıştır.

Eserleri: Garip (Oktay Rifat ve Melih Cevdet’le birlikte), Vazgeçemediğim, Destan
Gibi, Yenisi…

İkinci Yeni

İkinci Yeni hareketi, “Garip” akımına tepki olarak ortaya çıkmıştır. 1953’te ilk örnekleri verilen bu hareket 5-6 yıl sürmüş, 1960’a doğru etkinliğini kaybetmiştir. Turgut Uyar, Edip Cansever, Cemal Süreya, Ece Ayhan, İlhan Berk, Kemal Özer, Ülkü Tamer ve Sezai Karakoç bu hareketin önemli şairleridir.

İkinci Yeniciler, “sanat için sanat” anlayışıyla hareket ederek toplumun seçkin bir tabakasına hitap eden şiirler yazmışlardır. Hem Garip akımına hem de toplumcu gerçekçi şiir anlayışına karşıdırlar. Temel gayeleri “saf şiir”e ulaşmaktır.

 

Dinî Değerleri, Geleneğe Duyarlığı ve Metafizik Anlayışı Öne Çıkaran Şiir

Türk Edebiyatında özellikle divan ve tekke şairleri tarafından yazılan tasavvufi eserler yüzyıllardır süregelen dinî değerleri, geleneğe duyarlığı ve metafizik anlayışı öne çıkaran bir şiir geleneği oluşturmuştur.

Necip Fazıl Kısakürek ve Asaf Hâlet Çelebi Cumhuriyet Dönemi Türk şiirinde dinî duyarlılıkları şiirine yoğun bir şekilde yansıtan ilk isimlerdir. Özellikle Necip Fazıl mistik şiire gerçek anlamda yön veren isimlerden biri olmuştur.

1960 Sonrası Toplumcu Eğilimleri Yansıtan Bir Şiir

Türk şiiri 1960’lı yıllarda ülkedeki siyasi, ekonomik ve toplumsal gelişmelerin etkisiyle 1950’lerdeki İkinci Yeni şiir anlayışından uzaklaşır. Toplumcu gerçekçi şiir anlayışı Türk edebiyatında yeniden canlanmaya başlar. “Ant, Devinim, Halkın Dostları, Gelecek, Yansıma” gibi dergilerde yazan Ataol Behramoğlu, İsmet Özel, Süreyya Berfe, Refik Durbaş, Nihat Behram, Kemal Özer, Gülten Akın gibi şairler bu anlayışla eserler vermeye başlarlar.

1960’tan sonra Nâzım Hikmet’in şiir kitaplarının yeniden yayımlanmaya başlaması, dönemin siyasi atmosferi 60 kuşağı olarak bilinen bu şairleri etkiler. Sanat hayatlarının ilk yıllarında etkisi altında kaldıkları İkinci Yeni’yi, “bireyci, toplumdan uzak bir burjuva şiiri” olarak suçlarlar.

Ataol Behramoğlu (1942-1956)

İlk şiirlerinde İkinci Yeni’nin etkisi görülürken daha sonraki şiirlerinde toplumcu gerçekçi şiir anlayışına bağlıdır. 1960’lı yıllar toplumcu kuşağının manifestosu niteliğindeki şiirlerden “Bir Gün Mutlaka”yı 1965’te yayımladı.

Eserleri: Bir Ermeni General, Bir Gün Mutlaka, Kuşatmada, Dörtlükler, Kızıma Mektuplar, Eski Nisan, Sevgilimsin, Aşk İki Kişiliktir, Bebeklerin Ulusu Yok, Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var; Yaşayan Bir Şiir, Kardeş Türküleri; Büyük Türk Şiiri Antolojisi (2 cilt)…

1980 sonrası Türk Şiiri

Baki Asiltürk, “Türk Şiirinde 1980 Kuşağı” adlı kitabında 1980 sonrası şiiri şöyle tasnif eder: “İmgeci Şiir” , “Anlatımcı Şiir”, “Gelenekselci Şiir”, “ Toplumu Gerçekçi Şiir”, “Yeni Garipçi Şiir”, “Folklorik-Mitolojik Şiir”, “Metafizik Şiir”… Farklı şiir anlayışlarına yönelen bu dönem şairleri gelenekten yararlanmışlar, iyi şiire ulaşmak istemişlerdir. Şiirlerinde imgeye ve uzak çağrışımlara önem vermişlerdir. Bu yönden şiirleri İkinci Yeni şiiriyle benzerlik gösterir. Şiir, düz yazıya yaklaştırılmış; şairler, kapalı bir anlatım benimsenmişlerdir.

Haydar Ergülen (1956-…)

1980 sonrası Türk şiirinin önemli isimlerindendir. 1979’dan itibaren çeşitli dergilerde şiirleri yayımlanan Ergülen, şiirlerinde geleneksel ve modern şiirin birikiminden yararlanır. Şiirleri biçim olarak II. Yeni şiirine yakındır. Her şiirini bir imge etrafında şekillendiren Ergülen’in şiirlerinde alışılmamış benzetmeler ve çağrışım zenginliği görülür.
Ölüm, yalnızlık, hüzün, dostluk, kardeşlik, sevgi ve aşk gibi temaları işler. Ergülen, şiir kitaplarıyla birçok ödül almıştır.

Eserleri: Karşılığını Bulamamış Sorular, Sokak Prensesi, Sırat Şiirleri, Eskiden Terzi, Karton Valiz, Ölüm Bir Skandal, Nar: Toplu Şiirler I, Hafız ile Semender: Toplu Şiirler II, Üzgün Kediler Gazeli; Haziran, Tekrar, Üvey Sokak…

Cumhuriyet Dönemi Halk Şiiri

Cumhuriyet Dönemi’nde halk şiiri daha çok köy ve kasabalarda devam etmiştir. Bu geleneği sürdüren Âşık Veysel, Murat Çobanoğlu, Şeref Taşlıova, Âşık Feymani, Âşık Mahzuni ve Abdurrahim Karakoç gibi büyük halk şairleri yetişmiştir. Halk şairleri dörtlük, hece ölçüsü ve halk şiiri uyak anlayışıyla, sade bir dille şiirler yazmaya devam etmişlerdir. Aşk, tabiat, tasavvuf,  kahramanlık gibi geleneksel temalarla birlikte toplumsal sorunlarda işlenmiştir. Halk şairleri usta-çırak ilişkisi içinde yetişmeye devam etmiş, şiirlerini saz eşliğinde söylemeyi sürdürmüşlerdir.

Âşık Veysel Şatıroğlu (1894-1973)

Şiirlerinde “yaşama sevinci, aşk, tabiat, vatan, din, ahlâk, hasret ve gurbet” temalarını işlemiştir. Sade bir Türkçeyle söylediği şiirlerinde halk şiiri geleneğinin içerik ve biçim özelliklerini ustalıkla işlemiştir.

Eserleri: Deyişler, Sazımdan Sesler, Dostlar Beni Hatırlasın.